RSS

Anne Ben Mülakata Gidiyorum

Gitme yavrum diye bağırma şansımız olsaydı keşke bazılarına değil mi? Mülakatlar… Hepimizin iş hayatında mutlaka başından geçen gergin dakikalar, işe atılan ilk adım. Mülakatta nasıl davranılması gerekir konusundan önce en önemli konu şüphesiz nasıl görünecek olduğumuz. İnsanlara ilk izlenim verdiğiniz nokta her zaman dış görünüşümüz olmaktadır. Peki nelere dikkat etmeliyiz dış görünüşümüzde?

 

Bu konuda aslında İK’cılar temel konularda hemfikir olsa da ayrıntılarda farklı görüşlere sahipler. Önce temel konulara bakalım. Nedir bu önem vereceğimiz temel konular? En önemlisi kıyafetimizin düzgün olması. Yani bir iş görüşmesine gitmek denilince herkesin gözünde canlanan bir profil mevcuttur. Mesela takım elbise giymek gibi. Kıyafetlerimizin özenli olması, ütülü düzgün, fazla göz yoran renklerden uzak sadelikten yana bir tarz seçmek gibi diyebiliriz bunlara.

 

Tabii bunların yanında dekolte konusunda dur demek gerekli. Sadece dekolte değil tabii kadınlarımızın sorunu bir de makyaj göze çarpıyor. Makyaj konusunda kesinlikle makyaj yapılması taraftarıyım çünkü solgun bir yüz ile gitmek hoş olmaz. Ancak makyajın bir dozu olmalı. Şimdilerde çok meşhur yok gibi makyajlarımız mevcut malum YouTube sağ olsun bu konuda hepimize yardımcı olmakta. Bahsettiğim makyaj türü bu şekilde olmalı. Aşırıya kaçılmamalı. Kadınlar üzerinden gitmişken ayakkabı konusunda da birkaç şey söyleyelim. Topuklu ayakkabı şart mıdır? Elbette değil, ancak görüntü açısından bir artı katacağı kaçınılmaz.

69ABCE1D-91DE-4842-A686-42370AF58877

Evet bahsettiklerimiz  hepimizin az çok tahmin ettiği şeyler. Şimdi gelelim görüş ayrılıklarına. Bazı İK’cılar mülakat konusunda bu kadar sert çizgilere sahip olmaktan kaçınmakta. Ancak bazılarımız var ki bu konuda çok titiz. Mesela bir örnek ile açıklamak istiyorum. İzmir’de çok önemli bir firmanın güzel bir pozisyonu için yapılan mülakatında iki aday sona kalmakta. Bu iki adayın cv’leri benzer nitelikte. Ancak İK’cı hiç tereddüt etmeden bir adayı eliyor. Pozisyonun müdürü nedenini sorduğunda cevabı oldukça ilginç: mülakata hırka ile geldi! Evet yani siz çok güzel bir gömlek pantolon kombinasyonu yaptığınızı düşünebilir üzerine de uygun siyah bir hırka almış olabilirsiniz ama o hırkanın sonunuz olduğunu bilmeniz gerekir. Bu olayı duyduğumda çok şaşırmadım. Çünkü mülakata ben de hırka ile gitmem sanırım biraz ben de bu ince eleyip sık dokuyan psikopat İK’cıları savunuyorum, aman bana denk gelmeyin mi demem lazım bilemedim 🙂

 

Bu bir iş görüşmesi, şirkette belki çok rahat bir ortamda rahat kıyafetlerle çalışacaksınız ancak mülakatında her ne olursa olsun ve pozisyon ne olursa olsun özen gösterilmesi taraftarıyım. Sonuçta her şeyin bir kuralı vardır ve bunlara uymak gerekir. Nasıl şık bir akşam yemeğine hırka ile gidemiyorsanız, iş görüşmesine de gitmemelisiniz. Çok acımasız gelmiyor bu bana. Sonuçta bir işe başlayacaksınız ve o günkü giyiminiz ve tavrınız o işe o şirkete verdiğiniz önemi göstermektedir.

 

Tabii ne mülaklar oluyor belli değil. Tişört ile gelen mi dersin, kazan ile gelen mi. Mini etek? Şort? Bu gözler neler gördü ilk çalıştığım yerde çok fazla mülakata girdiğim zaman. Neden diye sormak isterdim adaya ama soramıyorsun işte çünkü yanımda İK müdürü vardı ama zaten o da sormadan üzerlerini çiziyordu.

 

Kıyafet haricinde birkaç basit tüyo ile bitirelim bu kısa yazıyı. Mutlaka 15 dakika erken gidip mülakatın olacağı yerde siz bekleyin. Yanınızda mutlaka CV’nizin çıktısı olsun. Size “bir şey içmek ister misiniz” sorusuna mutlaka cevap verin en iyi cevap sudur mülakatlarda, bu  size artı puan katacaktır emin olun. Gitmeden evvel gideceğiniz şirketi mutlaka araştırın. Güzel mülakatlarınızın olması dileğiyle 🙂

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: Haziran 12, 2018 in Uncategorized

 

Havuçsuz Yolda Yürümek

Merhabalar. Yine uzun bir ara verdikten sonra karşınızdayım. Meslek hayatımda öğrencilikten çıkalı çok oldu ve blog için donanımlı bir hal almışken yazmayı bırakmak aslında benim için çok kötü bir seçimdi. Fakat neden böyle bir karar verdiğimi ben de bilmiyorum. Sanırım sosyal medyanın kullanım alanının artmasıyla bloguma gösterdiğim özen azaldı. Ben de yazma tutkumu başka yönlere çevirdim. Sanırım böyle açıklayabilirim bu ara verme olayını.

1B621C8A-126F-46E5-BAED-B32E6611CCE2.jpeg

Yine ilginç bir başlıkla karşınızdayım. Neymiş bu havuçsuz yol diye düşünmüşsünüzdür okurken? Tabii ki bahsettiğim şey hedefin görülmediği kariyer planı. Aslında buna plan demek ne derece doğru bilinmez. Sonuçta elinizde bir plan varsa geleceğinizde ne olacağınızı da biliyor olursunuz. Ama bazen öyle durumlar olur ki önünüzü göremez planlarımız altüst olur yolunuz sizi aynı yerlerde sürükler götürür.

 

 

Neden önemli bu havuçlar? Ulaşacağınız bir hedef olmadan çalışmak motivasyon sağlayacağınız bir sebebiniz kalmadan çalışmakla eşdeğerdir. Sizler eğer sadece maddi kaygılar dolayısıyla işgücü piyasasında bulunmuyorsanız, amacınız, idealleriniz, hayalleriniz mevcutsa sizin en büyük motivasyon kaynağınız kazanacağınız para değil önümüzdeki senelerde alacağınız terfiler olacaktır. Yani başlıkta bahsettiğim havuçlar. Havuçsuz bir yolda yürümek için tavşanın hiçbir sebebi yoktur, sadece vakit geçirmek için yürür. Siz vakit geçirmek için mi çalışıyorsunuz?

 

 

Gelelim bununla ilgili bilimsel yaklaşımlara. Taylor benim düşünceme karşı bir bilimsel yaklaşım getirerek çalışanın ekonomik kaygılarıyla çalıştığı bu yüzden de ekonomik şartlarla motive olacağını öne sürmüştür. Ancak Elton Mayo güzel bir deneyle buna karşı çıkarak bugün derdimiz olan bu soruna ışık yakıyor. Yaptığı araştırmada çalışanların ekonomik şartların iyi olmasıyla değil sosyal şartların iyi olmasıyla motivasyonlarının yükseldiğini gözlemliyor. (Zaten çalışma psikolojisinde de Taylor’ı hiç sevmezdim 🙂 )

 

Elbette havuçların yanında başka önemli noktalar da var. Hatta en az bu konu kadar önemli diyebiliriz. O da çalışanın işteki çevresi ile uyumu. Bunu ikiye iç ve dış olarak ikiye ayırdığımızda çalışanın yaptığı işe göre bu iki seçeneğin önemi kendi içinde değişmektedir. İç çevre dediğimizde çalışanın alt, üst ve aynı pozisyondaki çalıştığı kişiler, dış çevre dediğimiz de ise; müşteri ve şirket dışında etkileşim içerisinde olduğu kişiler diyebiliriz. Bu saydığımız çevrelerle olan ilişkisi pozitif yönde olan bir çalışanın motivasyon yönünde yapacağı pozitif etki şüphesizdir. Yani Mayo’nun sosyal etkiler dediği kavramın içinde çalışanın çalışma ortamındaki mutluluğunun ve memnuniyetinin de içinde olduğunu unutmamamız gerekiyor.

 

 

Sonuç olarak; psikolojik etmenlerin insan güdülerini değiştireceğini göz önüne alsak da genel olarak ekonomik kaygılardan çok kariyer kaygılarıyla iş hayatında mücadele eden çalışanlarla dolu bir işgünü piyasasından söz etmekteyiz. insanın güdülerini, içindeki hırsı azime çeviren  yapılarını keşfeden işverenlerle karşılaşmanız dileğiyle 🙂

 
Yorum yapın

Yazan: Haziran 12, 2018 in Uncategorized

 

Uzmanlaşalım mı? Genelleşelim mi?

Merhabalar, evet 2.5 yılın ardından yeniden yazmaya karar vermiş bulunuyorum. Bunda bu blogu açmama vesile olmuş arkadaşımın etkisi büyük kendisine buradan teşekkürlerimi iletiyorum. Aslında eski yazılarımı okuyunca onlar kadar iyi bir yazı yazacağımı sanmıyorum, sanırım biraz köreldim. Ancak yine de bir yerden başlamak gerek değil mi? Bugün yazmak istediğim konu uzmanlaşmak ve genelleşmek. Aslında insan kaynağının önemli bir konusu fakat çok fazla göz önüne alınmıyor bu iki konu. Bu aralar kafama çok takıldığı için bu konuda eski bilgilerimi tazelemek adına biraz okuma ve araştırma yaptım. Bu sayede yazmak da farz oldu.

Uzmanlaşmaktan bahsedelim önce. Herkesin aslında hakkında bir fikir ileri sürebileceği bir kavram, yani bir işin uzmanı olmak en basit haliyle. Bunu örgüt yapısı içinde kullandığımız zaman işlerin  küçük parçalar halinde ayrılarak çalışanların her birinin farklı parçalar üzerinde uzman olma hali diyebiliriz. Yani biraz basit bir şekilde anlatmak gerekirse herkes kendi yaptığı iş üzerine uzman ve bu işi yapmakla mükellef. Tabii belirttiğim küçük parçalar haline ayırmak eylemi çok da küçük bir parça değil. Bir organizasyon düşündüğümüzde sipariş alımını ve faturalaşmayı ayrı parçalar halinde tutup bu işler için çalışan ayrı ayrı kişilerin olması gibi düşünebiliriz.

Genelleşme ise uzmanlaşma kadar sık kullanılan bir kavram olmasa da kelimenin anlamından anlaşılabileceği gibi uzmanlaşmanın tam tersi demesek bile örgüt içinde zıt bir kavramı olduğunu söyleyebiliriz. Tek bir iş üzerine uzmanlaşmak yerine farklı işler üzerine de bilgi sahibi olmak iş süreçlerini başından sonuna kadar olan döneminde ve ya bir kısmında yer almaktır. Daha genel çalışan bir örgüt yapısı ve çalışan profili gözlemlemekteyiz.

 

uzm

 

İki kavramı kendimce yorumladığıma göre düşüncelerimi aktarma zamanı. Kurumsal örgütlerde daha çok uzmanlaşmayı görmekteyiz. Çünkü çalışanın bir konu üzerinde sorumlu olup kendini bu işe odaklaması işin işleyişi açısından daha rahat bir süreç gözlemlenmektedir. Genelleşmeyi kullanan örgüt yapılarında ise, işlerin sorunsuz hallolması için başvurulan bir çözüm olarak görüyorum. Kalıcı bir çözüm olduğuna inanmamakla birlikte bu tür yapılaşmayı benimseyen şirketlerin ileride örgüt yapısını değiştirme adına zorlanacağını ve kurumsallaşma kavramından uzak kalacağını düşünmekteyim. Genelde bu iki kavramın dengeli bir halde kullanılması gerektiği, bu durumun verimliliği optimum noktaya getireceği öne sürülmekte ancak ben bu fikre kesinlikle katılmıyorum.

 

Genelleşme bulunan bir şirkette çalışmak birincisi çalışanı kesinlikle bir süre sonra yoracaktır. Özellikle zihin yorgunluğuna sebebiyet verecektir. işlerin halledilmesi beklenirken başta bu durum böyle olsa dahi ilerleyen süreçlerde kesinlikle işin işleyişinde sorunlar çıkacak ve aksaklıklar kaçınılmaz olacaktır. Bana göre en büyük sorunlarından biri de yetki karmaşası ortaya çıkartacak olmasıdır. Bir kişinin kendi uzmanlığı dışında iş ile uğraşması ve aynı şekilde kendi işine belki de bu konu hakkında bir bilgisi olmayan kişinin müdahale etmesi yetki sorununu ortaya çıkartarak hem kişisel hem de örgütsel sorunları doğuracaktır. Bireysel sorunların en önemlisi motivasyon düşüklüğünü gözlemleyebilir ikinci olarak da uzman olduğu iş konusunda yetisini kaybedebilir.

 

Tabii ki de farklı iş işleyişi hakkında bilgi edinmek, daha geniş bir yelpazede çalışmanın da artıları olacaktır ancak uzmanlaşmanın bir şirket yapısı için mutlak bir gereklilik olduğunu düşünmekteyim. Uzmanlaşmanın olmadığı yerde personelin istekle ve motive olmuş bir şekilde çalışmasını pek beklememek gerekir, hatta bu sebeple iş değiştirme yoluna başvurabileceğini de unutmamak gerekir. Yazımın sonune geldiğimde farkttim ki eski akıcılığıma kavuşmam gerekiyor. Öz eleştiri yapmayı seven bir insan olarak bunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliyorum. yazımı her zamanki gibi konumuz ile bitirecek olursak kendi departmanınızda uzmanı olduğunuz işi yaptığınız ve herkesin de kendi işini yaptığı örgütlerde çalışmanız dileğiyle 🙂

 

 
 

Etiketler: , , , , ,

Kendin İçin Emekçiyi Koru

images

Başlıkta kime mi sesleniyorum? Tabii ki de sermayeye. İşçinin maalesef kaderinin elinde bulunduğu sermaye. Kapitalist sistem şöyle kötü böyle kötü olaylarına girmeyeceğim. Sistem eleştirisi yapmak yerine sistemi düzeltmeye çalışmak daha mantıklı gelmiştir bana. Kalkıp da bir şeyi kötülemekle elimize bir şey geçmediğini hayat boyu görmüşüzdür sanırım.

İş hayatı zordur, hele ki zor şartlar altında çalışan emekçiler için daha da zordur. Bu zorluk içinde çalışmaktan kaçınmak gibi bir şansınız yok. Yaşamak için çalışmak zorundasınız. Bu çalışma ortamları her zaman masa başı işler ya da konforlu camlı binalı ofis hayatları gibi olmuyor. Bazen yerin yüzlerce metre altında gece gündür çalışmak zorunda kalıyorsunuz. Bazen karne almak için heycanlanacağınız yaşlarda alacağınız ücreti düşünmek zorunda kalıyorsunuz. Bunlar gibi bir sürü örnek. Ağır şartlar altında çalışmanın sadece yorgunluk ve mutsuzluk gibi getirileri olmuyor. Hastalık, kanser, sakat kalmak ve hatta buraya yazmanın bile ağır geldiği ölüm. Yani yaşamak için çalışıyorsunuz ama ne yazık ki bazı işçiler bu amaç uğruna hayatlarından oluyor.

indir

İşte Uluslararası Çalışma Örgütünün iş sağlığı ve güvenliği üzerine yaptığı saptamalar: iş kazalarından yılda 2 milyon 400 bin kişi ölüyor. Her yıl 12 bin çocuk çalıştığı sırada ölüyor. İşe bağlı olarak ortaya çıkan kanser işçi sayısı 100 binden fazla. Bunlar sadece birkaç istatistik. Durum ne kadar da vahim değil mi? İnsan üzülmeden edemiyor. Fakat sermaye pek bizim kadar yufka yürekli değil maalesef. Bu gibi durumları önlemek işveren için büyük bir maddi yük olarak görülüyor. Yani klasik bakış açısı maliyetleri minimize etmek. Maliyetler minimize olurken olan işçiye olmakta.

Peki gerçekten böyle mi? Yani bir işçinin korunması işverene gerçekten çok büyük kayıp mı? Tabii ki de hayır. Sermaye birikimine baktığımızda iş kazası ve meslek hastalıklarına yapılan harcamalar her yıl dünyadaki gelirin %4’ü. Yani sermaye iş sağlığı ve güvenliği alanında yapmadığı çalışmalar nedeniyle her yıl 4 Trilyon Dolar kaybetmekte. Çünkü bir işçisinin kazası sonucunda ödenen tazminatlar, ölümü sonunda ailesinin bakımı gibi yükümlülükler meydana gelmekte. Başta alınmayan önemler daha fazla maliyet ortaya çıkartmakta. Yani sonuç şu ki işçi maliyetlerini azaltmak aslında bu maliyetleri daha da arttırmak oluyor. Peki sermaye Uluslararası Çalışma Örgütü normlarını ulusal düzeyde yerine getirebilse, iş sağlığı ve güvenliği konusunda önemler alırsa bu kaybettiği gelirin tam tamına 2/3 si oranında bir kaybı engellemiş olacak . Yani işçiyi koruyarak hey yıl en az 2.5 trilyon dolar kendi yanına kalacak.

Yani sonuç olarak kendi çalışanı korumak aslında sermayeyi korumaktır. Zaten her türlü politikalar bunun için değil midir? Sosyal devlet anlayışı, sendikalar, insan kaynakları vb. hep bunun için varlar aslında. (Bir başka yazımda da hatta sendikalara değinmek istiyorum.) Çok uzun yazdığıma dair bazı eleştiriler aldım o yüzden bu yazımı biraz kısa tutuyorum. Zeki Hocanın öğrencisi olmuş biri için bu tür yazıları kısa tutmak pek mümkün değil gerçi. (Çünkü derslerinde bizlere bu bilgileri öğreten kendisidir) Son olarak emeğin kutsallığının herkes tarafından kabul görmüş bir dünyada yaşamak dileğiyle 🙂

 

Etiketler: , , , , , , ,

İş Kadınlarından İşte Kadın

                                                 işte-kadın                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                             2014’ün ilk yazısına geçen sene yapılan İzmir İstihdam Zirvesi’nde katıldığım bir panel ile başlamak istiyorum.  İzmir İstihdam Zirvesi henüz çok ama çok yeni bir kongre olmakla beraber İzmir ve Türkiye icin gerçekten çok yararlı ve gelecek icin umut veren bir organizasyon. Öncelikle bu zirvede emeği geçen herkese ve her kuruma teşekkürlerimi sunuyorum. Malum biz Çalışma Ekonomistlerinin isi gücü işçi oluyor. Bu yüzden de işgücü piyasasidaki insan kaynağının istihdam edilebilme sorunu da en büyük sorunlarımızdan biri. Fakat bu genel sorunun içersinde özel diye nitelendirebilecegimiz ancak benim için genel bir sorun olan kadın istihdamı konusu önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmakta. İste İzmir İstihdam Zirvesi’nde katıldığım bir panelde de tam da bundan bahsedilmekteydi.

 

Kadınlar hayatın her alanında maalesef ki erkeklerin gerisinde kalmış ve buna baş kaldırsa da susturulmaya çalışılmışlardır. Bu gerçeğin hayatın içine çok büyük yansımalarını her an görmekteyiz. Keza iş hayatında da durum hiç ama hiç farklı değil. Erkek iş gücünün egemen olduğu bir iş hayatı ile karşı karşıyayız. Başarılı 3 iş kadını bizleri bu konuda aydınlatmak için oradaydi. Hepsini teker teker anlatmak yerine genel bir bakışla özetlemek istiyorum. Çünkü bu konuda o kadar çok yazılacak şey var ki maalesef bir yazı ile bitmeyecektir. 

 

İlk konuşmacı EGİAD Yönetim Kurulu Başkanı Seda Kaya’ydı. Kendisini konuşmasından sonra da biraz araştırma fırsatı buldum, gerçekten çok başarılı bir iş kadını. Konuşmasının büyük çoğunluğunda kendi iş hayatından örnekler verdi. Kendisi Yönetim Kurulu Başkanlığı’na gelene kadar başarılı pozisyonlarda bulunmuş ve bu pozisyonlardayken kadın olduğu için hiçbir karşı tepkiyle ya da engelleme ile karşılaşmamış. Bu durumda her şey çok güzel değil mi? Pozitif bir tablo mevcut. Fakat sorun tıpkı diğer iş hayatındaki kadınların da yaşadığı gibi başkanlığa adaylığını koyunca ortaya çıkmış. Destek gördüğü kişiler bile hemen “Dur bakalım o kadar da değil” moduna geçmişler. Yani kadın bir yere kadar ilerlemeli daha sonrası tabii ki de erkeklere kalmalı. Maalesef iş hayatında eşitlik algısından anlaşılan bu oluyor. Erkek ile kadın bir yere kadar eşit bir yerden sonra “kadınlığını bil” konumuna geçiliyor. Seda Hanım’ın kendi hayatından verdiği bu örnek eminim ki başarılı çoğu kadının yaşadığı bir durumdur. Bu yüzden benim de dinlerken ilgimi en fazla çeken konuşma oldu.

işte-kadın

İkinci konuşmacı ise İnci Holding Yönetim Kurulu Başkanı Perihan İnci’ydi. İnci Holding’de işler piyasadaki durumdan biraz daha değişik. Neden mi? Çünkü Perihan Hanım diyor ki “Yönetim kurulumuzda erkeklerin de olmasını istiyoruz” Yani anlayacağınız biraz tuhaf da gelse İnci Holding diğer Holding bünyelerindeki gibi erkek ağırlıklı bir yönetime değil tam tersine sahip. Tabii ki de bunun sebebi “aile şirketi” bünyelerinden kaynaklanıyor olabilir fakat çalışan sayılarındaki kadın sayısı da göz önüne alındığında İnci Holding kadın istihdamı konusunda başta gelen firmalardan biri oluyor. Perihan Hanım’ın bahsettiği iki konuya değinmek istiyorum. Birincisi ne kadın ne de erkek sayısında bir eşitsilik olmaması yönünde. Yani kadın sayısının erkekten fazla olması da iyi bir yapı değil. Kadın ve erkeğin düşünme yapılarındaki bariz olan farklılıklar bir arada kullanıldığında çok büyük başarıların elde edilebileceğini vurguluyor. Kriz sürecine bakıldığında da bünyesinde en az erkekler kadar kadın çalışanlara da önem veren firmalar daha az hasarla krizden çıkmayı başarmışlar. İkincisi ise, biraz cesaret isteyen bir düşünceydi. Çünkü açık bir şekilde işgücü piyasasına katılmayacak kadınların üniversite okumamasını rica etti. Üniversite okuyup da sonra hiçbir şekilde emeğini sunmayan kadınların diğer üniversite okumak isteyip de kazanamayan insanların hakkını yediğini ve bunun çok ciddi bir sorun oladuğunu dile getirdi. Ben açıkcası bir yere kadar katılıyorum yani bizim ülkemizin sıralama ile üniversite kazanmak zorunda kaldığımız bir sistemi olduğu için dediği bir yere kadar doğru olbilir. Ama yine de tamamen katılamıyorum çünkü üniversite okumanın bir insana çok şey kattığı kanaatindeyim.

 

Sonuca gelecek olursak konuşmalar bu yöndeydi.  Hem iş hayatındaki kadına uygulanan engellerden hem de kadının kendine koyduğu engellerden bahsettiler bizlere. Tek taraflı bakmadıkları için ayrıca teşekkür ediyorum. Seda Hanım’ın konuşmasını anlatırken dediğim gibi erkeklerin iş hayatında kadınlara “kadınlığınızı bilin” tutumuna (onların olumsuz kullandıkları bu cümleyi terse çevirerek) biz de uyalım ve kadınlığımızı bilelim ve her zaman en yükseği hedefliyelim. Çünkü gerçekten kadının bakış açısına iş hayatının ihtiyacı büyük. Tabii ki de bu sorun daha uzun yıllar ülkemizde ve diğer ülkelerde sürecek gözüküyor. Maalsef ülkemizde bunu daha yoğun yaşamaktayız ama ben yine de umutluyum. Erkeklerin de bu konuda daha özverili ya da açıkcası daha adaletli davranmaları gerekiyor. Bunu yapmak onlar için ne kadar zor olsa da kadın bu tutumu elbet yıkacatır. İlerdeki yazılarımda bu sorun ve çözümlere daha ayrıntılı değineceğim. Bu sorunların yaşanmadığı kadın istihdamının yüksek oranlarda olduğu bir işgücü piyasasında olmak dileğiyle 🙂

 
Yorum yapın

Yazan: Ocak 10, 2014 in İş Hayatı

 

Etiketler: , , ,

Yeniden Merhaba

    Yazı yazmayalı uzun bir süre oldu, ne kadar özlemişim onu farkettim birden. Ve bu yüzden de tekrar yazmaya karar verdim. Bu blogu açtığım zaman yine yeni yıl civariydi. Yani anlayacağınız yeni yılda yeni bir başlangıç olmuştu benim icin. Peki neden bu gUzel başlangıca bu kadar ara verdim? Çünkü bazı sebeplerden dolayı maalesef baska yönlere kaymaya başladım. Bu yüzden insan kaynakları üzerine yazı yazacak kadar cesaretli olamadığım dönemler geçirdim. Fakat sonra düşündüm ki gereksiz bir kaygı içerisindeyim. İnsanlarla sahip oldugun bilgileri paylaşmak bu çağda yapılabilecek en güzel şey. O yüzden tekrar yazmaya karar verdim. Bu sefer ara vermemek dilegiyle 🙂

 
2 Yorum

Yazan: Ocak 10, 2014 in Uncategorized

 

Motive Olmak ya da Olmamak

           Tam da vize haftamda nedense içimi bir yazma isteği kaplıyor. Hatta bu bloga ilk yazımı girdiğim zamanda bir sınav haftasıydı.Belki de ders çalışmamak için kendimi mutlu etmenin yollarını aradığım içindir. Sınav haftaları zor, stresli ve belki de senenin en kötü zamanlarıdır. En azından benim için öyle. Biraz kendimi kaybediyorum galba hem  bedenen hem de zihnen. Ve bir yandan da düşüncelerimin en uç noktalarda ortaya çıktığı dönemim. Bugün yine düşünce denizine daldığımda aklıma kendimi iyi hissetmek için neler yapabileceğim sorusu takıldı. Bu stres dolu yoğun haftada en ihtiyacım olan şeyin ders çalışmanın yanında aslında “motivasyon” olduğuna karar verdim. Ve bu kararımdan sonra da ikinci kararımı alarak bu yazıyı yazmaya başladım.

          Motivasyon aslında herkes için aynı şekilde çıkmıyor karşımıza. Kişilik olsun, yetişme tarzı olsun ya da hayat görüşü olsun bu tür farklılıklar insanların nasıl motive olacağını da etkiliyor. Ama ben yine yazımda genel hatlar kullanarak bir sonuca ulaşmak istiyorum. Tabii bunları yazarken kendimden de örnekler sunmadan gecemeyeceğim.

Dün gece öyle eski ders kitaplarıma bakarken bir konu gözüme çarptı. Yapılan bir deneyde çalışanların parayla değil de sosyal ilişkilerle motive olduğu yazıyordu. Yani çalışanlara ne kadar fazla parar verirseniz onları verimi o derece artmıyor hatta ilginç taraf şudur ki düşüyor bile. Ama çalışanlar iş ortamında mutlu, sosyal ilşkileri iyi ve kendini  güvende hissediyorsa çalışmasındaki verim hızla artmaktaymış. Ben pek şaşırmadım açıkcası. Biraz kendime çektim bunu. Düşündüm de yaptığım şeylerin karşılığında maddi bir başarı elde etmek beni daha da o işe sürüklemiyor. Ama sevdiğim birinden duyabileceğim güzel bir söz heralde motivasyonumu en üst seviyeye getirmeye yeterli oluyor.

Bunun tanımını ya da nedenini çok düşündüm ama bir türlü bulamadım. Örnek olarak vermek gerekirse yemek yapmayı çok seviyorum ve yaptığım yemekleri para karşılığında satsam aynı hazzı almayacağımdan eminim. Aynı hazzı derken neyden mi bahsediyorum?  Tabii ki de sevdiklerimin çok beğenim iştahla yemelerinden. Herkes için aynı şey midir bilemem tabii ama normal hayatımda bir şeyleri yaptıktan sonra sevdiğim insanların bunları beğenmesi ve bana bunu göstermeleri hayata olan bağlılığımı ve kendime olan güvenimi çok fazla arttırmakta.

Tabii bunun tam tersi de mevcut. İşte o zaman severek yaptığım işin bile içimden gelmemesi gibi kötü bir sonuç ortaya çıkıyor. Tabii ki de çevredeki insanların söyledikleri sözlere kulak asmadan kendi yolunda ilerlemek en doğru şeydir. Ama duygusal bir yapım olmasından mı kaynaklanır bilinmez herkesten bahsetmiyorum ama bahsettiğim şey sevdiğim insanlar tarafından gerçekleşince benim şevkimi çok fazla derecede kırmakta. Sadece şevkimi değil beni de kırmakta. İnsanların ister normal hayatta ister iş hayatında motivasyonun önemini en iyi şekilde bilerek ilerlemelerinin gerektiğini düşünüyorum. Bence buna herkesin ihtiyacı var. Herşeyi bir kenara bırakıp kendi yolumuzda ve hedeflerimizde yüksek motivasyonlu günler geçirmek dileğiyle 🙂

 
Yorum yapın

Yazan: Kasım 16, 2011 in Ders Konuları, Genel